Eğitim ve Araştırma Çatışması: Beni Emekliliğe Götüren Süreç

Üniversitede geçen yıllarımda beni en zorlayan durumlardan biri eğitim ve araştırma arasında kurmaya çalıştığım denge sırasında karşılaştığım çatışmadır. Aslında her akademisyen bilir, eğitime fazla zaman ve enerji harcarsan araştırma yapamazsın ve tabii bunun tersi de geçerli. Gelin bu konuyu ayrıntılı inceleyelim.

Türk Akademisyenin Üniversitedeki Eğitim Yükü

Türk diyorum çünkü batılı ülkelerde (Avrupa ve Amerika’da) hiç ders vermeyen sadece bilimsel araştırma yapan akademisyenler de var. Bizde ise devlet veya vakıf farketmez üniversitelerimizin yapısı gereği bir akademisyenden öncelikle ders vermesi beklenir. Buradan yola çıkarak neden araştırmalarda dünyanın gerisindeyiz sen düşün artık. Öte yandan, tıp fakültesindeki klinisyen hocaların belki de öncelikle hasta bakması ve/veya ameliyat yapması gerekir. Bir de klinisyenleri dinlemek lazım aslında, klinik hizmeti-eğitim-araştırma çatışması az buz birşey olmasa gerek. Ben bir temel tıp bilimleri (fizyoloji) hocası olarak biraz daha genel akademisyen formatına uygun bir mesaiye sahibim. Dolayısıyla deneyimim eğitim-araştırma çatışması üstüne. Ne menem bir şey bu bakalım…

Bir akademisyen üniversitede genel olarak dönemler halinde ders verir. Ancak tıp ve diş hekimliği fakültelerinde komite veya modüller halinde farklı bir sistemle ders verilir. İkisi arasında en önemli fark dönemler halinde ders veren akademisyenlerin genelde tek başına bir dersi 14 hafta boyunca anlatmasıdır. Özellikle saati dersin içeriğine bağlı değişkenlik gösterse de bu format hocanın 14 hafta boyunca en tipik olarak üç saatlik dersi öğrencilere vermesini gerektirir. Bazı üniversite ve fakültelerde bu dersler iki güne bölünmektedir (özellikle haftada 4 ve daha fazla saatlik dersler için). İyi fena değil demeyin bir hoca en az 2 hatta bazı üniversite ve fakültelerde 4-5 dersi tek başına vermek zorunda kalır. Bu haftada 10-15 saat derse kadar çıkabilen bir yük demektir. Tıp ve diş hekimliğinde biraz işler farklı yürüyor. Sinir sistemi (vücudun hareket, konuşma, görme gibi tüm işlevlerini başlıca beyin ve diğer ilgili yapı ve sinirlerle yöneten sistem) komitesinde örneğin fizyoloji hocası olarak dersi ben anlatırken diğer bir komitede hiç dersim olmayabiliyor. Aynı komitede anatomi, biyokimya vb hocalar da ders veriyor bir bütünlük halinde sinir sistemi ele alınıyor. Bu durumda bile ortalamada yoğun bir ders yükü hocaların üstünde olur. Hiç bahsetmediğimiz bir grup ders de lisans üstü dersler genellemesi altında sayılan yüksek lisans ve doktora dersleri. Bu dersleri de haftalık yüke ekleyelim, genelde 1-2 ders oradan da gelir. Ayrıca hocanın ilk anlattığı yıl çok daha fazla olmak üzere ders öncesinde hazırlanması gerektiğini de eklersek söyleyin bakalım akademisyen nasıl nefes alsın.

Üniversitelerimizde Bilimsel Araştırma Yükümlülükleri

Neredeyse tüm üniversitelerin artık özellikle öğretim üyesi kadroları için atama ve yükseltme kriterleri var. Öğretim üyesi; doktor öğretim üyesi (eskiden yardımcı doçent derdik), doçent ve profesör kadrolarını kapsar. Doktoranızı şanslıysanız bir asistan (ya da resmi adı araştırma görevlisi) kadrosunda bitirdikten sonra yurdumuzda ilk hedef doktor öğretim üyesi olmaktır (Yine batıda 5 hatta 10 yıl postdok pozisyonlarda kalmanın çok yaygın olduğunu söylemeliyim). İşte burada karşınıza atama ve yükseltme kriterleri çıkıyor. Bu kriterler ne içeriyor kısaca anlatayım. Öncelikle efendim mümkünse bilimsel projeler yürütmüş, en sonunda bunlarda çıktı olarak çok iyi uluslarası bilimsel dergilerde makaleler yayımlamış olman bekleniyor. Bir değil iki değil genelde çok ve bunlar ayrıntılı puanlamalarla skorlanıyor ve bir eşik değeri geçmesi isteniyor. Yetmiyor uluslarası kongrelere katılman, sözlü veya poster bildirileri sunman beklenmiyor. Bazı üniversite kriterleri belirli süreler yurt dışındaki üniversitelerde bilimsel araştırma şartını da getiriyor. Bu süreçler doktor öğretim üyeliğinde üniversite bazında yürütülen bir süreçken, doçentlik için merkezi bir düzenlemeyle Yükseköğretim Kuruluna (YÖK) bağlı Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) tarafında yönetiliyor ve her zaman doçentlikte çıta daha yüksek oluyor.

Şimdi burada başlığa taşıdığımız çatışma başlıyor. Hadi diyelim bir şekilde doktora danışmanınla yurt içinde ya da dışında bir şeyler yapıp kriterleri aşıp bir üniversitede doktor öğretim üyesi oldun. Kardeşim nasıl bu kadar eğitim iş yükü altında bilimsel araştırma yapıp kriterleri aşıp doçent olacaksın. Bu profesörlük için daha da zor olacaktır yine çıta daha da yükseldiği için. Her güçlüğü geçip profesör oldun diyelim allame-i cihan nasıl olacaksın? Nasıl Nobel Ödülü alacaksın bu kadar ders yükü altında?

Umarım sizi üniversitede eğitim ve araştırmanın birbirinden zaman ve enerji çalan iki faaliyet olduğuna ikna edebilmişimdir. Belki son bir çaba, araştırma sonuçlarını içeren bilimsel makaleleri devamlı ve çok okumadan, bunlar hakkında ve genel olarak bilimin bilinmeyenleri konusunda düşünmeden (boş durmayı gerektirir), doğru sorular sorup onları yanıtlamak için araştırma planlanamayacağını, proje yazılamayacağını, ve çoğu durumda mali destek ve genellikle iyi bir araştırma altyapısı olmadan bilimsel faaliyet gerçekleştirilemeyeceğini söylersem yeterli olur.

Neden Emekli Oldum?

Tarif ettiğim çatışmayı yaşamayan akademisyen genelde yükselme ümidini yitirmiş ya da profesör olmuş ve mümkünse artık ders verme dışında bir şey yapmayan kişilerdir. Ancak yıllardır ikisini bir arada yapmaya çalışan bendeniz her zaman bölünmüş bir mesai ve benlik hissiyle sürekli düşük bir stresle akademik yaşamımı sürdürdüm. Bunun üstüne bir önceki yazımda anlattığım idari işler, araştırmaya adanmış bir MR elde etme mücadelesi de eklenince artık yönetemediğim bir yoğunlukla karşı karşıya kaldım. Başka yazıların konusu olacak bardağı taşıran son damlalar ile birlikte artık bir değişiklik yapma zamanı geldiğine inandım ve devlet üniversitesindeki görevimden emekli oldum. Ancak bir vakıf üniversitesinde göreve başladım.

Peki ama ne değişti? Emekli olunca idari sorumluluklarım bir anda ortadan kalkmış oldu. Doktora öğrencilerimi emeklilikten biraz önce ama son kalan bir yüksek lisans öğrencimi de biraz sonra mezun ettim. Bilimsel Araştırma Projelerimi sırayla sonuçlandırıyorum. “Artık sadece ders mi vereceksin?” dediğinizi duyar gibiyim. Hayır, ancak Türkiye’de hiç bir üniversitede veya araştırma kurumunda en azından şimdilik ders vermeyeceğim (saf araştırma yapabileceğim) bir iş bulmam mümkün olmadığına göre dengeyi uygun bir şekilde kurarak bilimsel araştırmalarıma devam etmek istiyorum. Bakalım gelecek ne gösterecek…

Metehan Çiçek

Ankara, Ocak 2026

Leave a comment